|
|
|
|
Yaşar Alpaslan
(
Cemal NAR Hocanın Kaleminden
)

En
az kitabı evlendiğim gün
okudum, o da 30 sahife |
|
Yaşar Alpaslan (Cemal NAR KALEMİNDEN
) http://www.cemalnar.com
Yıllar
önceydi. Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünde öğrenciydim. Maraş’ta bir
dernek açılmış dediler. Benim gibi yarıyıl tatilini geçiren bir iki
arkadaşla birlikte gittik “Kültür Derneği”ne.
Bir kaç odalı
bir daire. Girişte ilk dikkatimi çeken kitaplar oldu. Sanırım bayağı
bir kalabalık vardı içeride ve birisi konuşuyordu.
Ben bu şehre
hep yabancı kaldım. Öteden beri münzeviyimdir. İçine dönük bir yapım
var. Biraz da şartlar öyle gerektirdi. Babamın memuriyeti gereği sık
yer değiştirdik. Orta öğretimi yatılı olarak Diyarbakır’da okudum.
Dolayısıyla bu şehre yabancı kaldım. Ne âlimlerini, ne hocalarını,
ne öğretmenlerini, ne de vaizlerini, şeyhlerini, dava adamlarını,
siyaset önderlerini bilmiyordum o zamanlar.
Bir kültür
derneği vardı. Daha önceleri “Milliyetçiler Derneği” imiş. O
zamanlar herkes milliyetçi. Çünkü komünist düşmanı. Sistem nesilleri
beşik gibi sağcı sollu diye sallıyor duruyor. Sonra İslamcılar
ayrıldı milliyetçilerden. Milliyetçiler ise, hakkıyla öğrenemeseler
ve yeterli ilgilenemeseler de bir türlü ayrılmadı İslam’dan. Bu iki
zümre epey havanda su dövdü bu konular etrafında. “Kim daha
müslümandı ve daha iyi hizmet edecekti ülkeye” diye…
O yıllarda
Necip Fazıl bata çıka “Büyük Doğu”ları çıkarıyor bir Maraşlı olarak,
onu biliyorum. Nuri Pakdil “Edebiyat” dergisini çıkarırmış, benim
haberim yokmuş, oldu. Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Cahit
Zarifoğlu ve arkadaşları “Mavera”yı çıkarıyorlar. “Yeni Devir”
okuduğumuz gazete. Orada da “yedi güzel adam” önderlik yapıyor. O
günlerde “Milli Selamet Partisi” bir parti gibi değil, bir fikir
kulübü gibi çalışıyordu. İmam Hatip Lisesi bir büyük medrese idi.
Şehrin nabzı oralarda atıyordu.
Diyeceğim şu
ki Maraş o günlerde fikirle yatıyor, medeniyetle kalkıyordu. Bu
canlı fikrî hayat sadece Maraş’ı değil, o günlerde Maraşlılar ülkeyi
derinden etkiliyorlardı.
İçeri girdik,
birisi konuşuyordu demiştim ya. Devam edelim o hatıraya. Evet,
içeride ortaya yakın kısa boylu, tıknaz, ilk bakışta yuvarlak yüz
yapısıyla, kabaklı gözleriyle la teşbih vela temsil Lenin’e
benzettiğim bir adam, sakin ve yumuşak bir sesle konuşuyor.
Biz o zamana
kadar konuşma deyince hep “nutuk atma” görmüşüz. Doğrusu böyle
konuşmalara bu tür mekânlarda pek alışık değiliz. Ama adam kibar
kibar konuşuyor. Pek düzenli şeyler söylemiyor gibi ilk başta. Çok
serbest ve kadife gibi çok rahat ve filozofvari konuşuyor üstelik.
Yani bildiğimiz ezber şeyler söylemiyor, sanki her söylediği o anda
aklına gelmiş, kendi fikir fideliğinde o anda mahsul vermiş şeyler
gibi. Bunun keyfi, belki de hafif zevki ve gururu, yüzüne sinmiş
gibi…
Rahatlığı
dikkatimi çekti konuşması gibi. Yanımdaki arkadaşıma sordum:
- Kim bu konuşan?
- Bu Yaşar Alpaslan Hocadır. Nam-ı diğer “Vezir Hoca”. İmam Hatip
Lisesinde öğretmendir. Ayaklı kütüphane derler. |
|
Fotoğraf:
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi 09 Mayıs 2011 Pazartesi günü
saat 15.00’te Bahar Şenlikleri çerçevesinde gerçekleştirilen
“K.Maraş’ta Kültür-Sanat-Edebiyat” isimli Panelden alındı.
Yaşar Alpaslan Hoca ismini sanırım ilk kez orada duymuştum. Aradan
yıllar geçti, Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesinde uzun yıllar beraber
çalıştık. Beraber oturduk kalktık, yedik içtik, sohbet ettik,
birbirimizi çok yakından tanıdık.
Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesinde onunla ilk karşılaşmamız, yine
çok enteresandır. Okul “Umre” düzenlemiş ve öğrenciler bu kutsal
yolculuklardan dönmüştü. Kalabalık ve dağınık bir ortam var. Bu
arada şalvarlı, tespihli bir ede, muzaffer bir komutan edasıyla
ortada dolaşıyor. “Koca Müdür” Sait Beyin yanında sağa sola emirler
verip duruyor. Gözünün altından bana şöyle bir bakış attı ve
ilgilenmeden geçti gitti. Benim de merakımı celbetti, “kimdir bu
adam?” diye. Bir yerden gözüm ısırıyor gibiydi. Meğer meşhur Yaşar
Hoca o imiş… O zaman ben okula misafir mi gelmiştim, tayin mi
olmuştum şimdi çok hatırlamıyorum. Bu arada hemen söyleyeyim,
ihtiyarladık, bazı anlattıklarımızda takdim tehir olabilir ve benim
yaşımdakilere hoş görülebilir.
Meğer yıllarca okulu umreye götürürmüş. Çocukların üstünde nasıl
titrediğini arkadaşları anlatır durur. Hatta bu umre seyahatleri
okulu da taşmış, koca bir Milli Eğitim camiasını sarmıştı…
Onun hakkında oldukça müsbet duygularla Maraş’a gelmiştim. Hakkında
ilk duyduklarım şunlardı: Bir kere çok okurdu. Büyük bir kütüphanesi
vardı. Fikir olarak o zamanlar “Mücadeleci” idi. Particiliğin yoğun
yaşandığı bir zamanda parti fikrine soğuktu, bütün partileri üç
aşağı beş yukarı bir kefeye koyardı, Demirel’i sevmez ama “birlik ve
dirlik” adına reyini AP’ye verirdi, çok iyi bir CHP muhalifiydi. Son
söylediğim hariç, diğer görüşleriyle benim de o zamanlar fiilî
olarak destek verdiğim, sonraları ilmî ve irşat hayatım sebebiyle
fiilî desteğimi bırakıp fikren desteklediğim “Millî Görüş”
mensuplarını biraz üzmüş, hatta kızdırmıştı.
Yaşar Alpaslan Hoca, okula geldiğim günde anlamıştım ki, okulda
lider bir tipti. İstediği üç aşağı beş yukarı olurdu. Okul
yönetiminde yoktu ama bütün idarecilere yerine göre sözü, yerine
göre nazı geçerdi. Zaten idareciliği sevmezdi. Bir ara ne olduysa
müdürlüğe heveslendi, ama hüsranla neticelendi.
Onun okuldaki bu hâkimiyeti nedendi? Bu gücü nereden geliyordu?
Bu öyle uzun boylu düşünmeyi gerektiren bir şey değildi ve çok
doğaldı.
Bir kere onun bilgisini teslim etmeyen yoktu. Malumdur bilgi, hele
de onun kıymetini bilen yerlerde en büyük güçtür. Yaşar Alpaslan
Hoca bilgisini öğrencilere aktarmada da gayretli idi. Şöhretinin
gölgesinde yatan biri değildi. Derslerine zamanında girer,
öğrencilere ders yanında başka bilgiler ve tecrübeler de anlatırdı.
Yanında daima yeni kitaplar olur, öğrencilere duyururdu. Birçok
insandan duymuşumdur, “Bize şu kitapları okuyun diye tanıtırdı”
sözünü…
O, bilgisinin yanında çok çalışkandı da. Aynı zamanda fedakâr,
diğerkâm, gayretli, hizmet ehli, damarına basmazsan uyumlu ve vefalı
idi. çok da cömertti.
Bütün bu saydıklarımı yıllar içinde bizzat yaşadım gördüm ondan.
Çalışkanlık ve gayretine en açık misal, yıllarca okul kooperatifini
çalıştırması idi. Zemin katta, küçücük ve daracık bir odada yıllarca
kendisi ve ekibi çalıştırdı o kooperatifi.
O kooperatif, İmam Hatip’in ilim, kültür, kitap, kütüphane, dostluk,
kardeşlik, yardımlaşma hayatında ayrı bir destandır. Bu destanın baş
aktörü manasına esas oğlanı da Yaşar Alpaslan Hocadır tabi.
Sene başında gönüllü o kola yazılır, yanına yıllar içinde Halil
İslamoğlu, Salih Özsağır, Ramazan Pak ve diğer bazı Hoca Efendi
arkadaşları da alır, fedakârca çalışırlardı. Belkide okulun en faal,
en faydalı koluydu o zamanlar bu kol çalışması.
Ne mi yaparlardı?
Sene başında dostlarından para toplar, bir bütçe oluştururlar ve
başta ders kitapları olmak üzere kalem, kırtasiye ve çok çeşitli ve
faydalı kitaplar alırlar, onları öğrenciye ve öğretmenlere piyasadan
çok ucuza satarlardı. Kazançlarının bir kısmını “örtülü ödenek
olarak kullansınlar ve okulu yüz akıyla temsil etsinler” diye okul
idaresine verirlerdi. Ama çoğunu okul kütüphanesine kitap almaya
harcarlardı. Sene sonunda bizim gibi sermaye yatıranlara da
“sevabınız bol olsun” diye dua ederlerdi… Allah razı olsun.
Maraş İmam Hatip Lisesi Kütüphanesi, bir üniversite kütüphanesi
gibidir. Devlet parasıyla mı alındı sanırsınız onca kitaplar?
Nerde!... Devlet okullara yakacak parası bile zor gönderiyor, nerde
kaldı kütüphaneye kitap parası gönderecek…
Ama bir okul kütüphanesinde lügatler olmalı, ansiklopediler olmalı,
her bilim dalından kaynak eserler olmalı, hikâye, roman, şiir gibi
edebî türler olmalı, düşünce ve felsefe olmalı. Bizim için de
özellikle İslamî eserler olmalı.
Evet, bunların hepsi de okul kütüphanesinde var hamdolsun.
Ama nasıl var? Destan burada yatar zaten.
Ders zili çalar. Öğrenciler bahçeye, öğretmenler kendi odalarına
giderler. Beş on dakika sonra tekrar derse gideceklerdir. Dinlenmeye
yetmez elbette. Olsa olsa bir soluklanma olur ancak.
Ama kooperatifte çalışan arkadaşlar onu da bulamazlar. Hemen iner,
dükkânı açar, yardımcı öğrencilerle başlarlar alım satıma. Derken
zil çalar, onlar da dinlenmeden tekrar derse giderler…
Bu böyle yıllarca sürer gider. Zaman içinde değişseler de bütün okul
müdürleri, diyelim ki resim hocası bir sergi açar, onu hemen
ödüllendirirler. Sporda bir başarı gelir, beden hocaları hemen
ödlerini alırlar. Daha bir sene de şu kooperatifi çalıştıran hizmet
erlerine de bir ödül verelim dememişlerdir. Babalarının kesesinden
de değildir ha. Onlar da gücenmeden hizmetlerine devam eder
giderler.
Bir sene kurulda bu haksızlığı dile getirdim. Müdürün hoşuna
gitmeyeceğini bilirim elbet. Baktı baktı bana acı acı gözlüğünün
altından ve “haklısın” dedi. Dedi ama uygulama gene de değişmedi.
O kooperatifi, bir gün okulu yazarsam orada yazarım inşallah, asla
unutamayız biz. Orası sanki bizim tekkemizdi. İnerdik oraya, o
küçücük odacığa, sıkışa sıkışa ne demli sohbetler ederdik çaylar
eşliğinde… Acıkan oraya gelir, Yaşar Alpaslan Hoca’nın evden
getirdiği bal, pekmez, yağlı zeytin, helva gibi şeylerle karınlarını
doyururdu. Parası biten aybaşına kadar borç alırdı. Böylece
öğretmenler, başkalarından borç isteme zilletinden kurtulurlardı.
Bu esnada yeni kitaplar incelenir, ülkenin sorunları hakkında günlük
değerlendirmeler yapılır, okul eğitimi tartışılır, mektepte cereyan
eden magazinsel olaylar irdelenir, şakalar yapılır, yeri gelince
kahkahalar atılırdı.
Allah esirgesin, Ramazan Pak Hoca şehir şehir dolaşır, o zamanlar
yaygın olan enflasyon zammını yememiş ucuz ve güzel kitapları toplar
getirir, bize ve öğrencilere bayram ettirirdi. Kitapları gören Yaşar
Alpaslan Hoca açılır, sohbet öğle tatilini bir saniyede bitirirdi.
O günler ne güzel günlerdi!
Sonra Yaşar Alpaslan Hoca okuldan gitti. Başka yerlerde yolsuzluk
olmuş, Milli Eğitim de emir vermiş, bütün kooperatifler kapanmıştı.
Biz de çok yararlı bir mekânı ve hizmet imkânını maalesef
kaybetmiştik. Bu kayıp yıllarca sürdü ve hala da devam eder. |
|

Yaşar Alpaslan Hoca hakkında “fedakâr, diğerkâm, gayretli, hizmet
ehli, damarına basmazsan uyumlu ve vefalı idi. çok da cömertti”
demiş ve kooperatifte yaşanan hizmet, fedakârlık, gayret ve
cömertliğini anlatmıştım.
O, özel dostluğunda da çok samimi ve gayretli idi. Birisinin bir
sıkıntısını duymuşsa, gelip kendisine açmasını beklemez, hemen
harekete geçerek o sıkıntıyı gidermeye çalışırdı. Bazen sıkıntı
sahibi bunu bilmez, bazen de daha sonra haberdar olurdu.
Ben böyle muamelelerine kaç kere şahit oldum, yaşadım. Arkadaşlarım
bilir, benim bir kulak patlatma hadisem oldu. Sanırım 1983 yılında
I. Dönemin son günleriydi. Sınıfa neşeyle girdim ve son tefsir dersi
yazılısının sonuçlarını okudum.
Pek itiraz eden öğrenci olmazdı notlarıma. Çünkü gerçekten okurdum.
Ama o gün Mahir Gökçe adında bir sevgili öğrencim notuna itiraz
etti. Bu öğrencim, sınıfta varlığı veya yokluğunu pek hissettirmez,
sessiz, sakin ve saygılı ve de çok yakışıklı bir öğrencimdi. Ben de
kendisini severdim. O sınıf da güzel bir sınıftı zaten ve ben onlara
derse zevkle girerdim.
Dedim ki: “Yavrum Mahir, kâğıdını seve seve getirir, yanında yeniden
okur incelerdim ama, bildiğin gibi karne yaklaştı ve ben
ortalamaları da not defterine geçirdim. Notları da idareye teslim
ettim. Gel bu itirazdan vaz geç.”
Mahir ısrar etti. O zaman ben de “Notlar idareye verildi bir kere.
Eğer hala ısrar edersen, kanunî hakkındır. Git idareye dilekçe ver.
Onlar kâğıdını benden alır, incelerler.” Dedim ve işime döndüm.
Birden yazı tahtasından bir ses geldi. Mahir elindeki bir şeyi
tahtaya fırlatmış. Kendisine baktığımda ağzında bazı kelimeler
mırıldanarak oturdu ama ne dediğini anlamadım tabi. Hiç alışık
olmadığımız bir tavır. Sınıfta çıt çıkmıyor. Herkes bir ona, bir
bana bakıyor.
Ne yapmalıydım?
Bir kaç saniye düşündüm. Sonra şuna karar verdim: Çok önem
vermeyeyim, sadece yanıma çağırayım ve sessizce yaptığının
yakışmadığını, kendisinden de hiç beklemediğimi söyleyeyim o kadar.
“Gel buraya!” dedim.
Öğrencim oralı bile olmadı.
Allah Allah!... Suçu gittikçe büyüyordu. Bir daha çağırdım, yine
dinlemedi. Ben yanına gitsem iş büyür diye nara seviyesinde yüksek
bir sesle “gel buraya” diye bağırdım.
Bereket o zaman kalktı ve geldi. O gelirken ben düşünüyordum. İş
büyümüştü. Tekdirle yetinmek, otoritemiz açısından sakıncalı
olabilirdi. Bir ders vermek gerekti. Şimdiki aklım olsaydı yapmazdım
ama gelince ayağa kalktım ve arada soba da olduğu için uzaktan bir
tokat attım. Ama o sakındı ve yüzünü çevirdi. Elim kulağının üstüne
gelmişti. Zaten sinek uçsa duyulacak sınıfta sille sesi oldukça
yüksek çıktı.
“Otur yerine!”
Canı yanan sevgili Mahir kin ve nefretle baktı bana. Ben de, daha
büyük bir olay yaşamayalım diye öyle sert ve kararlı bakıyordum.
İçimden de “söz dinlesen de bu acıları yaşamasak olmaz mıydı be
oğlum. Ne gerek vardı şimdi bunlara?” diyordum.
Mahir oturdu. Ama beş dakika sonra parmak kaldırdı. Kulağının
ağrıdığını, hastaneye gitmek istediğini söyledi. “İdareden izin al,
git” dedim ve gitti.
Hiç iyi olmamıştı. Kafam bozuldu, işim bitince kimseyle konuşmadan
evime gittim.
Mahir idareden izin alırken haliyle müdür olayı duyar. Rahmetli Sait
Bey beni severdi. Voleybol maçlarından işine yaradığım için okula
gelir gelmez aramızda bir dostluk başlamıştı. Ama o günlerde bir
yanlış anlamadan dolayı bana kızgındı. Ben de kendisine kızgındım.
Çünkü bana göre ben haklıydım ve “olayı iyi incelesin, ya da bana da
sorsun, kızacaksa o zaman kızsın” diye kızgındım ve "kendisi
istesin" diye gidip olayı anlatmıyordum. Herhalde hastanedeki resmi
muameleyi duymuştu, Olacağı gördüğünden benden o sınıfın sınav
kâğıtlarını istedi, verdim. Şimdi hatırladıkça gülüyorum.
-Hani bunun cevap anahtarı?
-Bu okulda sene içi sınavlarında cevap anahtarı hazırlayan bir
öğretmen var mı?
-Hadi bir tane hazırla da getir.
-Peki.
O resmi, ben de resmiyim. Oysa hakkımda kötülük düşünse bunu
tutanakla resmileştirir, bana zarar verebilirdi. Ama yapmadı ve
yazıp getirdiğimi, sanki evvelden beri varmış gibi işleme koydu. Ben
bunu takdir ediyor ve içimden gülüyordum ama, dışımızdan soğuk soğuk
nazlanıyorduk birbirimize. Başka da bir nazlanmamız olmamıştı
rahmetliyle. Hastalığında Ankara’da Diyanette karşılaşmıştık.
Kucaklaştık. Bana mahzun ve mütebessim uzun uzun baktı. Bir daha
kucaklaştık.
Neyse, bir komisyon kurmuş, inceletmiş. Notu normal bulmuş komisyon.
Bana evrakı verirken:
-Komisyon takdir etti notlarını, dedi. Ama bir kişiye fazla not
vermişsin. Kime biliyor musun?
-Evet.
-De bakayım.
-Mehmet Saçmalı.
-Evet. Peki neden? Babası dostun olduğundan mı?
-Hayır! Babası dostumdur ama sebebi o değil. O talebemiz hafızdır.
Ulu camide mukabele okuyarak okulumuzu temsil ediyor. Takdirname
için nota ihtiyacı olduğunu duydum ve seve seve verdim.
-İyi etmişsin.
Mütebessimdi. Aramızdaki buzlar da erimişti. Buna ben de çok
sevindim.
Ama Mahir’in hastanede çalışan bir hemşire ablası varmış ve
kardeşini o vaziyette görünce ortalığı velveleye vermiş. Acildeki
polisler gelmiş ifade almışlar. Beni karakoldan istediler, il halk
kütüphanesinin karşısındaki karakola gittim. Savcılığa havale
ettiler, polis nezaretinde oraya da gittim ve ifade verdim. İçimde
acı bir burukluk ve korkunç bir hüzün. Bu benim savcılığa ilk
gidişimdi…
O günlerde de TRT’de bir dizi var aynen böyle ve öğretmenin işine
son veriyorlar. Bütün öğrencilerim de üzgün, beni işten atarlar
diye.
Okula geldim. Sevgili Mahir mahcup bir şekilde yanıma geldi. “Özür
dilerim hocam. Ben sizi şikâyet etmedim. Ama ablamı durduramadım.
Polisler de duyunca iş resmileşti.”
“Bir şey olmaz oğlum. Senin kulağın nasıl? Acıyor mu hala?”
“Yok, hocam, iyiyim ben…”
Biz bunları yaşarken sonra öğrendim ki neler olmuş neler…
Yaşar Alpaslan Hocamız olayı duyunca hastaneye koşmuş. Çocuğun
muayene olduğu doktoru bulmuş ve kötü bir rapor vermesini önlemiş.
Diğer bir akrabası, belki de abisi bir meslektaşımız imiş, onu da
bulmuş, hem onu hem de babasını teskin etmiş, beni tezkiye etmiş…
Aldı bana getirdi o meslektaşımızı, tanıdığım birisi idi.
Birbirimizi teselli ettik. O iş de öylece bitti. Okuldan mezun
olduktan sonra sevgili Mahir'i bir daha göremedim. Bunları yazarken
onu özlediğimi ve göresim geldiğini hissettim içimden. Kendisine
buradan selam ve sevgilerimi sunarım. Duymuş olursa gereğini yapsın
isterim.
|
|
Yıllar sonra DYP iktidar ve gene İmam Hatip Lisesi öğretmenleri için
sürgün listesi hazırlanıyor. Kambersiz düğün olur mu, biz de varız
liste içinde.
Yaşar Alpaslan Hoca’nın haberi oluyor ve koşuyor.
-Yahu o adam hoca, siyasetle uğraşmaz, halka vaaz eder, faydalı
olur. Ondan ne istiyorsunuz? der.
Onlar da:
- Biz onun siyasetle uğraşmadığını biliyoruz ama “Falanca Vakıfta”
liderimizi tenkit ettiğini duyduk, derler.
- Tamam, ben kefilim, bir daha oralarda konuşmaz, der.
Bu arada onlar da kendi aralarında bölünürler ve “başımıza iş
açmayalım” diyerek bu işten toptan vaaz geçerler.
Yaşar Alpaslan Hocam bana gelerek dedi ki:
-Vaazına devam et ama, bir daha falan vakıfta bu sene
konuşmayacaksın.
- Hayırdır inşallah abi, nerden icap etti şimdi bu?
- Karıştırma. Ben senin adına birilerine söz verdim. Beni yalancı
çıkarmazsın herhalde?
- Emrin olur abi!
Dünya böyle işte. Ve siyasetin cilveleri çok yaman. Devamlı
hocalarla uğraşan o ekibin başı, daha sonra o hocaların desteklediği
partiye geldi ve büyük itibar gördü, hatta milletvekili adayı veya
aday adayı oldu. Varsın görsün, varsın olsun, ayıp değil. Kişi
noksanını bilmek gibi irfan olmazmış. Ama bu tecrübeler de bir fikir
vermeli herhalde bu işler yapılırken.
Nerde!
Sonra o parti de kendi içinde ikiye bölündü ve hocalarla berber
partililer de ikiye ayrıldı. Aynı davanın adamları şimdi iki parti
halindeler ve birbirlerine karşı amansız ve nahoş bir muhalefeti,
hem de “Bizans’ın Çocukları” gibi, “Yahudi Uşakları” gibi insafı
zorlayan bir üslupla devam ettiriyorlar. İlle de biri. Acı! Çok acı.
Siyasiler içinde hala temiz kalabilmiş, ahlaklı, olgun, vatanına
milletine hizmet etmek isteyen iyi niyetli insanlar yok mu?
Neden olmasın, elbette vardır.
Ama “Başka hiçbir kaygı taşımadan, sırf Allah rızası için siyaset
yapan birileri var mıdır?” diye sorulacak olursa cevabım, “getirin o
ideallerimizden başka amacımız olmayan hülyalı ve idealist
gençliğimizi, size o günlerin coşkun ve esrik başıyla ‘evet’
diyeyim” olacaktır. Ama saçımızın sakalımızın ağardığı şu yaşımıza
gelince, bu tür söylemlere tebessüm etmekten başka yapabileceğimiz
bir şey kalmıyor.
Haklarını yemiş olmayalım, yaşanan gerçeklerden bittecrübe tahsil
edilen kanaatlerdendir ki nefs-i emmaresini yenerek raziyye ve
marziyye makamlarında sabit kadem olmuş olmak gerek olan öyle
şahsiyetler, bütün amaçları rü’yetü-l gayr’i yere çalarak ittibay-ı
heva ve hubb-i dünya’dan uzak olmaya çalışan ehl-i tekâyâ ve hângah
ve dergah arasında bile bulunmazken, bütün bütün menfaat saikiyle
seyr-ü süluk edilen, ifrit ve cinlerinin dahi cirit attığı devlet ve
hükümete giden yolda bir iktidar kapısı olan meydan-ı siyasette
bulunur diye beklemek, hele hele de “uluhiyyet”ten bir parça olan
“hakimiyyet”i kendinde gören böyle laik ve seküler bir sistemde,
şeytanlardan nedamet ederek birr-ü takvada evliya ile yarışmalarını
beklemek gibi bir şey olsa gerektir.
Her ne ise, bu ahvalin hamuru çok su götürür. Biz onu bırakalım da
asıl mevzumuza bakalım.
İşte Yaşar Alpaslan Hoca böyle biridir. Dostlarıyla ilgilenir,
kültür ve sanatla ilgilenir, vakıflarla ilgilenir, hizmetlerle
ilgilenir, üniversite ve yabancı hocalarıyla ilgilenir. Şehrin kadim
sakinlerinden olduğu için Maraş’ı ve Maraşlıyı iyi bilir ve bu
bilgiyi hayırlı işlerde iyi kullanır.
Eskiler “kalabalıkta tevazu göstermek, kibir alametidir” demişler ve
dahi ağızları şeker şerbet yesin içsinler, hikmet söylemişlerdir.
Buna binaen böyle aleni yerlerde tevazu göstermek pek hoşuma gitmese
bile, yine de bir vazife-i edep olarak diyeyim, layık olmasam da
bazen sıhhatimi sorar ve “Kendine iyi bak, sağlığını koru, sen
sadece kendin değil, aynı zamanda Maraş’ın hocasısın. Bize
gereksin.” Diye tenbih ederdi.
Bu, ehl-i himmet bir yiğidin engin gönlünü gösterir güzel bir alamet
ve işaret değil midir?
|
|
Üniversite deyince Yaşar Alpaslan Hoca’nın hizmetleri başka bir
biçim almaya başlar.
İmam Hatip Lisesinden ayrılarak sanat Mektebine giden hocamız oradan
emekli olur. Afşin’de başlayan eğitim macerası orada son bulur.
Yorgundur biraz. Çünkü engelli bir oğluyla imtihandadır ve o
imtihandan da yüz akıyla çıkar.
........
Kahramanmaraş’a İlahiyât Fakültesi açma kararı verilince İmam
Hatipliler olarak en çok bizler sevindik. Çünkü bu fakülte bizimdi.
Kendi okulumuzun devamıydı yani. Öğrencilerimizin ilahiyat tahsili
için başka şehirlere gurbete gitmesine artık gerek kalmayacaktı.
Şehrimize maddi kazancının yanında birçok manevi kazançlar da
sağlayacaktı. En azından birçok ilahiyat Profesörü, doçenti, doktoru
gelecek, ders dışında va’zları, seminerleri, konferansları, özel
dersleri, tezleri, makaleleri, kitapları ile şehrin ilim hayatına
katkıları olacaktı. Bizler de bunlarla tanışacak, sohbet edecek,
istifade edecektik. Ne kadar güzel olacaktı…
Biz bu duygularla bir çok arkadaş sevinçle koşarak “hoş geldin”
ziyaretlerine gittik dekan beyin.
........
Bir gün bir toplantı için okulumuza geldi. Etrafını sardık yine
güzel bahçemizde, çay ikram ettik. Elimizden geldiği kadar
hizmetinde olduğumuzu, bize bir iş düşerse seve seve yardım
edeceğimizi söyledik.
Teşekkür etti ama yine yüzü bir türlü gülmedi.
Sonradan öğrendik ki biz Allah için ne kadar iltifat etsek o,
“kapağı fakülteye atmak için bizim kendisine yağcılık yaptığımızı”
anlarmış. Bunu da birisine şöyle ifade etmiş: “Bıraksan bütün İmam
Hatip Liseliler buraya dolacak. Ben onlardan bir tane bile
almayacak, buraya ilim adamı toplayacağım.”
Yazık… Çok yazık!
Bir insan nasıl bu kadar dar görüşlü, bu kadar kaba, bu kadar bencil
ve kibirli olabilir?
İlahiyata ilim adamlarının gelmesini kim istemez yahu?
Ha, bu arada başta İmam Hatipliler olmak üzere bu şehirden orada
hocalık yapmak isteyenler de çıkabilir. Bundan daha normal ne
olabilir?
Açarsın sınavını, beğenirsen alırsın, beğenmezsen almazsın, o kadar.
Herkes gibi bu şehrin hocalarının da isteme ve başvurma hakkı vardır
herhalde…
Bilmiyorum ama kast ettiğinin birisi de ben olabilirim. Ben veya
arkadaşlarım. Ne var bunda? Ayıp mı orada çalışmak istemek?
Ben kendime güveniyorum mesela. Çünkü öyle bir okuldan mezun oldum.
Oralarda hocalık yapanları da tanıyorum. Öyle bir okulda bir değil,
birkaç branşta evvel Allah ders verebilirim. Övünmek için değil,
tahdis-i nimet ve bir kibirliye karşı ibret için söylüyorum. Ben o
misilli okullarda mesela fıkıh, hadis, ahlak, tasavvuf, siyer
derslerini rahatlıkla verebilirim. Belli bir branşım olsa onda
derinleşme imkanlarına da sahibim.
Benim gibi kaç arkadaşım var bu şehirde bu durumda. Mesela Yaşar
Alpaslan Hocam fevkalade akaid, kelam, dinler tarihi, İslam tarihi
gibi derslerde başarılı olur. Ramazan Pak Hocam Fıkıh ve Fıkıh
Usulü, Tarihinde başarılı olur. Daha başkaları da var, burada
isimlerini tek tek saymayalım şimdi…
Kırıldık tabii!
Aldılar sonra kimi aldılarsa. Ama biz “hoş geldiniz” ziyaretlerine
cesaret edemedik. Belki çok güzel insanlardır ama, onlara da gitsek
şimdi, onlar da “niye geliyorlar acaba?” diye bir sürü yorum mu
yapacaklar diye gitmiyoruz.
Çok sonra dekan olarak Kemal Atik Bey gelince, daha önceden
tanıdığımız için geç de olsa “Hoş geldin”e gittik. Sağ olsun kendisi
güler yüz ve tatlı dille karşıladı bizi. Hatta utandırdı “buralar
sizin, her zaman gelmelisiniz” diye.
Evet oralar bizim, bunda şüphe yok. Fakat kendimizi oralarda biraz
yabancı hisseder gibi oluyoruz. Bazen esen buz gibi resmiyetin
yanına, bir de talebemiz yaşındaki bazı öğretim üyelerinin bizi
talebe yerine koyar tavır ve konuşmaları olmasa…
Çok mu alınganız?
Evet.
Haklı mıyız?
Yaşadıklarımızdan sonra galiba…
........
Fakat Yaşar Alpaslan Hoca bizim gibi düşünse bile bizim gibi
davranmadı. İlişki kurdu Üniversite ile ve kendisini kabul ettirdi.
Buna biraz da bir devlet memuru için imkansız gibi bir şey olan
muhteşem kütüphanesinin katkısı oldu. İçinde Türkçe, Arapça, Farsça,
Osmanlıca matbu veya el yazması nadide eserlerin bulunduğu
kütüphanesini, onlara çok muhtaç olan üniversite elemanlarına
esirgemeden açtı. Çoğu kitapseverlerin “sevgilimdir, ele nasıl
veririm?” diyerek ve gözünden esirgeyerek emanete kitap veremediği
nahoş vaziyeti aştı. Yer yer fotokopisini çıkardı verdi, emanet
verdi, aylarca verdi, hatta evinde doktora çalışması yapanlara bilgi
ve kaynak husunda yardım etti, yol gösterdi. Böylece onlarla
arasında sevgi ve saygıya dayanan bir ilişki oluşturdu.
Zaman zaman evine gittiğimizde bu amaçla gelen üniversitelilere
bizler de tanık olmuşuzdur.
|
|
Yaşar Alpaslan Hoca da zaman içinde her insan gibi bir kısım hatalar
yapmıştır elbette. Biz bu tür yazılarımızda genellikle hataları dile
getirmeyiz. Olur ya gün gelir de bizim bu yazılarımızdan bir bilgi
almak isteyen olursa bunu özellikle söyleyelim ki bunu bir kusur
sanmasın. Kendisi bilimsel metotları kullanarak işine geleni bulup
alsın.
Çünkü biz yaşadığımız müddetçe gönül yapalım kaygısıyla çabalıyor,
birlik ve beraberlik için çırpınıyor, safları sıklaştıralım istiyor,
kötülüklerle müşterek mücadeleye önem veriyoruz. Geçmiş hatalardan
bahsederek kimseyi kırmak, üzmek, incitmek, utandırmak istemiyoruz.
Kendimiz için bunu nasıl istiyorsak, başkaları için de istemek
zorundayız. Kaldı ki İslam açısından tövbe edilmiş günahları
anlatmak ayıptır, zararlıdır, vebaldir. Böyle şeylerin faydası yok,
zararı çoktur. Ne gerek var.
“Tahallakû bi’ahlakillah” usülünce “settaru’l uyup” olan Allah
Teala’nın ahlakı ile ahlaklanarak hataları, kusurları örtmeliyiz ki,
Allah Teala da bizimkileri örtsün. Kendimiz için istediğimizi,
kardeşlerimiz için de istemek mecburiyetindeyiz bir Müslüman olarak.
Bu hataları örtmeye kulun bizzat kendisi de dahildir. En ahmak ve
zavallı kişi odur ki, kimse görmeden gizlice yaptıklarını bizzat
kendisi aleniyete döker ve ballandıra ballandıra anlatır. Oysa gizli
yapmasına sebep, hayâ idi. Asıl haya Allah Teala’dan olması
gerekirken, insanlardan haya bile Allah Teala katında bir değer
ifade ederek o günahın yevm-i kıyamette dahi örtülmesine sebep
olacağı nimetini, insan kendi eliyle katlederse, bu kişiye “ahmak ve
zavallı” demek acaba gerekmez mi?
Ancak bazı acı hatıraların zaman içinde acısı gider de başkalarına
bir örnek olarak anlatılması yerinde olup fayda getirirse, bir
nükte kabilinden bunları anlatmak, hem dersler ve ibretler, hem de
tatlı tatlı güldürerek söze ve sohbete bir tür neşeler verebilir.
İşte bu minvalden bazı hatıraları anlatmak, Allah-u A’lem belki bir
yad-ı cemil sayılabilir.
İşte buna kibar birer örnek olsun diye yukarıda “Yaşar Hoca farkına
vardığı hatalarını kabul edecek ve özür dileyecek kadar da insaflı
idi.” sözümüzü teyit eden bir iki misal getirelim.
Yaşar Hocamla Elbistan gezisindeyiz. Orada benim Arif Tapan adında
emekli imam bir hac yoldaşım vardı. Bu hocamız Süleyman Hilmi
Tunahan Efendinin cemaatindendı. Hac mevsimi boyunca çok gayretli,
görevine bağlı, yardımsever bir insan olarak tanıdım kendisini ve
sevdim. Bizi evinde misafir eden ve gezdiren sevgili kardeşimiz
Mustafa Köseoğlu’na durumu haber verince, “bize komşudur” diyerek
hemen aldı bizi evine götürdü.
Bizi bağrına basan muhterem hocam, tanışma esnasında Yaşar Alpaslan
Hocamın adını duyunca:
- Bu ismi bir yerden hatırlıyorum, dedi.
Yaşar Alpaslan Hoca gülerek:
- Zamanında sizin cemaatla az kavga etmedim, oradan hatırlarsın,
dedi. Gülüştük.
Dediği şaka değildi. Zamanında “Süleymancı” “İmam hataplı” kavgası
ne kadar gereksizse, o kadar da yaman ve uzun sürmüştü çok yerde
olduğu gibi Maraş'ta da . Gerek Afşin'de ve gerekse Maraş’ta bu
kavganın bir yanında yer alanların başında Yaşar Hocam gelmiş.
Sonra bu kavganın yersizliğini anlamış ve vazgeçmiş. İmam Hatip
Lisesinden onlara en yakın isim oydu sonraları. Hâlâ gider gelir,
iyi bir diyalog içindedir. Hatta bu işlerde öteden beri itidal üzere
olmayı lütfettiği için Rabbime şükreden bu abd-i acize bir gün şöyle
demişti vezirce bir üslupla:
- İmam Hatip Lisesinde iken bu mücadeleleri verir, özellikle
de “rabıta”ya şirktir, küfürdür derdik. Sonra bir gün kendi kendime
dedim ki: “Ulan d…! Osmanlıda bu kadar Şeyhu’l İslam gelip geçmiş,
hiç biri de rabıtaya şirk dememiş, sana ne oluyor?”
Epey gülmüştüm bu insaf ifadelerine…
Yine onun insafına şahit olduğum bir olay da şudur: İmam Hatip
Lisesi yıllarında bir ara oraya müdür olarak atanan İsmail Abken
Hocamla takışmışlar. Güya o, boşalan okul müdürlüğüne rahmetli
Necmeddin Gevri için anlaşmış olmasına rağmen o gün iktidarda olan
siyasi partiye yakınlığı sebebiyle kendisini atatmış. “Bu olmaz. Bu
okula ve arkadaşlığa ihanettir.” Diyordu.
İsmail Abken Hocam, davası için cidden çalışan, gayret eden,
gerekirse bu uğurda bedeller ödemeye razı olan ve de ödeyen, davası
adına kurulu düzenini kaç kere bozarak diyar-ı gurbete sürgün giden,
benim de çok sevdiğim bir hocam olmaktan öte, aynı zamanda muhterem
bir akrabamdır da. Bu olayları onun ağzından da kaç kere
dinlemişimdir. Aslında olay, hiç de Yaşar beyin anlattığı gibi
değildir.
Bir gün bu konu açılınca ona İsmail Abken Hocamdan duyduklarımı
anlattım. Şaşırdı kaldı. Yaşar Alpaslan Hocam da iyi niyetli her
Müslüman gibi güvendiği insanların yalan söylemeyeceğine, bilerek
kimseyi aldatmayacağına inanmış ve bazen haberleri araştırmaya gerek
görmemiş.
Yaşar Alpaslan Hocam şaşırmakla yetinmedi ve bana:
- Sen herhalde İsmail Abken Hocanın evini bilirsin? Dedi.
- Evet, bilirim.
- Yahu sana zahmet kalk beni ona götür. Ben ondan özür dileyeceğim.
Çok sevinmiştim. İnsan böyle insaflı olmalıydı. Gittik ve Hocanın
kapısını çaldık. İsmail Abken Hocam bizi görünce gayet şen ve gülen
bir sesle:
- Ooo! Hocalarım, hoş geldiniz. Buyurun, içeriye buyurun, dedi.
Yaşar Bey Hocam:
-Hocam, sağolasın. İstersen oturma yerine şöyle biraz adımlayalım,
dedi.
- Nasıl isterseniz. Hemen geliyorum.
Beraberce yol boyu sohbet ederek Orman Dairesine doğru yürüdük. O
zamanlar Nahırönü’nde otururdu İsmail hocam.
Söze Yaşar Bey girdi. Özür diledi. Olayı baştan sona bir daha
dinledi. Onun Yol ortasında “Hakkını helal et” diye kucaklaması,
öbürünün de asla sitem etmeden “Estağfirullah, varsa helal-i hoş
olsun” diyerek tevazu göstermesi beni bir hayli duygulandırmıştı…
|
|
Bir gün Yaşar
Hocamın evinde oturuyoruz. Kendisi her zaman misafirperver ve ikram
sahibi cömert biridir. İnsanı güler yüzü, tatlı dili ve içten
yaklaşımı ile evinde rahat ettirir. Kütüphanesinin bulunduğu kat
özeldir. Onun için biz de rahat hareket eder, çayımızı beraber
hazırlar, sohbet ederek içeriz.
Dediğim gibi
iki katlı evinin üst katı tamamen kütüphanedir ve aşağı katta
oturduğu hane halkından bağımsızdır. Bir oturmaya mahsus salonu var.
Onun da dört bir duvarı baştan aşağı kitap dolu. Bir mutfak, bir de
banyo ve tuvalet. Bir odası da sıra sıra dizilmiş raflarda kitap
dolu kütüphane.
Orada oturur
ve okur. Vakti gelince Divanlı Camiinde cemaatla namazını kılar.
Müezzinliğini yapar. Caminin ve Kur’an Kursu’nun ihtiyacı varsa
ilgilenir, yoksa sevgililerinin, yani kitaplarının yanına döner.
Cahiz’in
hanımı, “Bu kitaplar yerine üç kumaya razıyım” dermiş. Yengemiz de
kendisinden duyduklarımızdan anladığımız kadarıyla bir ahiretlik
hatundur. Cahız’ın hanımı gibi demez, kıskanmazmış kitapları…
Yaşar
Alpaslan Hocam çok okur amma “hiç yok” denecek kadar az yazar. Bence
en büyük vebali budur. Çok değişik türlerden kitaplar okur. Mesela
ben hayret ederim, neden bu kadar kelam okur? Veya neden bu kadar
sosyoloji, bu kadar siyaset okur? Sohbet ettiğinizde görürsünüz ki
branşı sanki din değil, tarihtir. Batıyı da okur. Yelpazesi geniştir
maşallah. Beyni bilgiyle fıkır fıkır doludur.
Ama maalesef
o beyin, Allah Teala gecinden ve hayırlısından versin, arkasında
kendisini ifade eden ciddi bir eser bırakmadan, ecel gelince toprak
olup gidecektir. Bir varmış, bir yokmuş gibi… Ben buna isyan
ediyorum, ama nafile.
Durmadan
okuyan, içi dışı ilim, fikir ve felsefeyle dolan bir insan, aynı
zamanda yazmazsa, ne olur?
Ya konuşur
boşalır, ya da susar, çatlar ölür.
Yaşar Hocamın
olduğu yerde “acaba ne konuşalım” diye bir kaygı olmaz. Bir konu
kendiliğinden açılır ve dalga dalga yayılır. Eğer ilimden, fikirden
anlayan bir meclis ise, tabak tabak gelen baklava börekleri yer yer
de usanmaz. Ama değilse, “of ya, başım çatladı” der, yoğun fikrî
bombardımana dayanamaz. “Biraz da gevezelik yapalım” ister ama, pek
de başaramaz.
Yaşar
Alpaslan Hoca kimsenin sözünü kesmez ama, eğer meclis ilim meclisi
ise kolay kolay kimseye söz bırakmaz. Öylesi mecliste en az herkes
kadar o konuşur. Ama asla boş değil, dolu dolu ilim ve hikmet
konuşur. Zaman zaman içinden “biraz da biz konuşalım” diyenler,
haliyle bundan pek memnun kalmazlar.
Bir de Yaşar
Hocamın, başkasının anlattıklarına “yok, öyle değil, bak şöyle”
diye lafa başlamasına kızanlar olur. Bu, kendi bilgilerini hiçe
saymak, başkalarının bilgilerine değer vermemek gibi anlaşılır zaman
zaman. Hatta bunu kendi aralarında konuşurlarken kibire, enaniyete
yoranlar da olur. Tabi o da bunun az çok farkındadır, yanlış
anlaşıldığına üzülür bazen.
Aslında söze
“hayır” diye başlamak iletişim açısından da hoş karşılanmaz. İnsan
bir fikri savunurken karşısındakine önce “evet” dedirtecek müşterek
kabullenilmiş cümleler kurmalı denir. İkna açısından bunun önemli
olduğunu iletişim alanında uzman olan hatipler kadar,
pazarlamacılar da bilir.
Evet, bir gün
onun evinde oturuyoruz. Birden damdan düşer gibi pat diye bana bir
soru sordu:
- Ben kibirli
miyim?
- Nerden çıktı şimdi bu?
- Bırak sen onu da, de bakalım, ben kibirli miyim?
Şaşırdım
tabi. Onu kırmak, incitmek istemem. Ama doğru bildiğimi söylemek de
dostluk gereği. fakat çok nazik bir yerde maksadı güzelce ifade
edebilmek de öyle kolay bir şey değil. Dedim ki:
- Hocam, bence siz kibirli değilsiniz ama, sizi tanımayan veya az
tanıyanlara dışarıdan öyle bir görüntü veriyorsunuz. Onlar da o
görüntüye aldanarak böyle bir kanata varabilirler.
Simasının
dilinden bunu kabullenmediğini anladım. Gerçekten kibirli değildir
ve kibiri sevmez. Kibirliye tahammülü de yoktur. Dediğim gibi,
kişileri kırmak istemez, kimsenin kolay kolay sözünü kesmez.
İnsanlara değer verir, beğenmediği huylarına tahammül eder. Hayat
tecrübesi ona “armudun sapı, üzümün çöpü var” deme lüksümüzün
olmadığını öğretmiştir. Evet, lider tiplidir, ama uyumludur.
Ona göre
insanın kibirlenmeye hakkı da yoktur. Çünkü bütün kabiliyetleri
kendinden değil, Allah vergisidir. Allah verdiğini alsa, insana
kibirlenecek ne kalır? Sonra bir insana kibirli demek de o kadar
kolay değildir. Adama “kalbini yarıp da baktın mı?” derler.
Buna
“efendim, görüntü ve üslup onu ifade ediyor” sözü de gerçekten
tatmin edici değildir.
O görüntü ve
üslubun kaynağı da herhalde çok okuyor olmasıdır. Çünkü hemen her
alanda ve her konuda dolu doludur ve bunları çok rahat anlatır. Bu
anlatımla beraber yanlış bildiklerini ikazda çok açık olması,
karşıdakilere böyle bir duygu verebilir.
Ben de
yaşadım bu duyguları, üstünde düşündüm ve tahlil etmeye çalıştım,
sonunda bu kanata vardım.
Mesela çok
yakın bir zamanda şöyle bir olay yaşadık. Şu bahsettiğim Elbistan
seferindeyiz. Harika bir gezi idi. Arabada sadece iki kişiyiz; ben
ve o. Doya doya ve gönlümüzce sohbet ediyoruz uzun yol boyu. Her
mevzuya neşeyle girip çıkıyoruz. Söz Beni İsrail ve Mısır’daki
tapılan öküzlere geldi bir ara. Ben kendisini desteklemek için:
- Apis Öküzü
gibi, dedim.
- Hayır, o Yunanda, dedi.
- Yunanda da Apis öküzü var mıdır onu bilmem, ama yarı tanrı Apis
öküzü Mısır için çok meşhur, dedim.
- Hayır, Mısırda o yok, o Yunanda, dedi.
Ben sustum.
Yunanda Apis Öküzü var mıdır bilmiyorum ama, çok iyi biliyorum ki
Mısır’da vardır. Gelince hemen internete girdim ve arama motorlarına
“Apis Öküzü” diye yazdım. Bizim öküz Mısır’da çıktı.
Demek Hocamda
da, çok okuyanlarda bazen görüldüğü gibi, bazı malumatların iç içe
giriyor veya yer değiştiriyor olması, çok önceleri okunduğu için
unutuluyor ya da karıştırılıyor olması durumları olabiliyordu.
Bunlar, insana mahsus durumlardır. Eskiler boşuna dememişler
“hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür” diye.
Şimdi, eğer
Yaşar Alpaslan Hocam bu “hayır”ı bilerek söylüyorsa, veya önce
unuttu ama sonradan hatırladı da hatayı bilerek devam ettiriyorsa,
kibirlidir. Çünkü kibir “hakkı kabul etmemektir.”
Yok eğer
gerçekten öyle zannederek bilgisini savunuyorsa, elbette kibirli
değildir. O zaman orada bir hata söz konusudur. Bu da insana mahsus
bir durumdur.
Peki,
hangisi?
Elbette
ikincisi!
Bir sorun
varsa kibirlilik değil, belki olsa olsa bir üslup sorunudur. Hocam
beni bağışlasın ama böyle hallerde “Belki yanılıyorum ama, ben böyle
biliyorum” veya “Ben de yanılabilirim ama, bendeki bilgi böyle”
dese, bu gibi yanlış anlaşılmalar yaşanmaz.
Peki Hocamız
bunu neden yapmaz? Onu tanıyanlar, resmiyetten ve merasimden
hoşlanmadığını bilirler. Yabancı birisine karşı, gereken merasimde
kusur etmez ama bunu dost ve arkadaş bildiklerine yapmaz. Bu da
yaygın bir tutumdur. Eskiler böyle haller için “Beynel ahbab,
taskutul âdâb” demişler. Yani “dostlar arasında âdâb (merasim)
aranmaz” demektir.
İşte bazıları
bu tür meselelere dikkat etmediğinden ve kendince de haklı
olduğundan dolayı, ona böyle bir isnatta bulunabilirler.
Yine bir gün
“Alevilik” üstüne konuşuyoruz. Bu konuda kendisi cidden fevkalade
bilgilidir ve ilgili kaynaklara da vakıftır. Onların çoğu
kütüphanesinde de vardır.
Neyse, bu
konuda ben bir şey söyledim. O yine:
- Hayır, öyle değil, dedi.
Ben de:
- Bunu Ahmet Yaşar Ocak’tan okudum, dedim.
- Hayır, Ahmet Bey öyle söylemiyor. Bütün kitapları bende var, dedi.
Evet, ben de
gördüm birçok kitabını kütüphanesinde. Dediğine göre elbette
okumuştur da. Bu konuda benden çok çok fazla bilgilidir. Hiç
tartışma götürmez bu. Ama, herhalde ben de okuduğumu anlayan bir
insanımdır. Bu söze karşı elbette içimde, “Be birader, herhalde ben
de hiç olmazsa ana dilimde okuduğumu anlar bir insanım” diye bir
burukluk olmuştur.
Sustum
hoşnutsuzluğumu içime attım. Yarım saat sonra da hazmettim gitti.
Şimdi tatlı bir hatıra oldu işte…
Çünkü Yaşar
Hocam bunu derken asla beni incitmek, cahilliğimi yüzüme vurmak,
mahcup etmek gibi bir düşünceyle yapmamıştır. Belki aklının
köşesinden bile geçmemiştir. Bundan kesinlikle emin olduğum için ona
“kibirlidir” diyemem.
O, benim bu
duygularımdan bile habersizdir. Bunları okuduğu zaman ne tepki
vereceğini de tam olarak kestiremiyorum. Aklıma gelen ihtimaller
şunlar:
“Yok ya, daha
neler?”
“Olur mu Hoca Efendi?”
“Adama bak ya neler söylüyor?”
“Biz hem aile, hem mektep, hem de devlet terbiyesi almışız. Öyle şey
mi olur?”
Yaşar Hocam
yazmalı. Bu zamana kadar yazmadıysa elbette bunun sebepleri vardır.
Bunların başında da maalesef hareket adamlarının yapacağı işler de
bir zamanlar kaht-ı rical yüzünden ilim ve fikir adamlarının üstünde
kalmıştı. Onlar da ister istemez kendi alanlarını bırakarak, açık
kapamak için başka alanlarda zaman harcamışlar, asıl kendisinden
beklenmesi gerekene vakit bulamamışlardı.
Mesela okul
yaptırılacak, onlar koşar. Yurt, dernek, vakıf, cami yaptırılacak
onlar koşar. Öğrencilere bakılacak, onlar koşar. Bu koşuşturmalarda
zaman su gibi akar ve biz ilim ve fikir adamlarından kendi
alanlarında beklentilerimizi layıkıyla bulamayız.
Diyelim ki
yazdı. Onun eserini kim basacaktı? Kim dağıtacaktı? İhtiyaç
sahiplerine kim ulaştıracaktı? İşin maddi boyutunu kim üslenecekti?
Yazmak ne kadar cihatsa, bundan sonrası da bir o kadar cihattır. Bu
dertler hala da devam etmektedir. Başımda olduğundan az çok
biliyorum…
Nasıl olur
bilmem ama, ona birileri bir görev vermeli, bir ortam oluşturmalı ve
yazmasını sağlamalı. Yazmaya başladığı anda, boşalacağı yepyeni ve
kalıcı bir alan bulacaktır kendine. Evet, söz uçar, yazı kalır.
Bir zamanlar
bir akrabası şehrimizde bir gazete çıkarıyordu ve kendisinin orada
bir köşesi vardı. Epey bir yazdı. Sonra şiirler yazdı. Bunlar daha
çok münacat ve nat-ı şeriflerdir. Yine manzum olarak “Ashab-ı Kehf”i
yazdı. Maraş’ın tarhanasını, dondurmasını, bazı örflerini adetlerini
yazdı yine manzum olarak ama bunlar birer çerezdi ona göre. Bunlar
Yaşar Alpaslan Hoca’yı tam olarak ifade etmezdi.
Yaşar
Alpaslan Hoca Türkiye’ye gerekli. Bunun için ısrarla yazmalı
diyoruz.
|
|
İşte tam da bu sırada elime bir kitap uzattı. Daha önce bahsettiği
planının ilk kitabı ete kemiğe bürünmüştü. Heyecanla aldım: “Maraş
Tarihinden Bir Kesit. DULKADİR BEYLİĞİ ARAŞTIRMALARI I.”
Kitab Ukde
yayınlarından çıkmış. Baskı Fa Ajans’tan. 261 sayfa, birinci hamur,
pırıl pırıl bir baskı. Editörler: Yaşar Alpaslan, Mehmet Karataş,
Serdar Yakar.
Başımı
kaldırdım, Serdar beyin tebessümü ile karşılaştım ve her ikisine de
yürekten teşekkür ettim.
Serdar Yakar
bey, Kahramanmaraş için olduğu kadar benim için de bir nimet
vesilesidir. İçimde hep minnet ve şükran duyduğum bir insan. Yazıya,
kitaba, kültüre maddî bir karşılığı olmasa da hizmet eden bir fikir
işçisi. Kahramanmaraş’a, belediyeye geldiği zaman bize İstanbul’un
basın yayın havasını da getirmişti. Bizi kitap bastırmaya teşvik
etmiş, kitap sahibi olmanın ilk sevinç ve heyecanını yaşatmış,
derken dostlarıyla kurduğu “UKDE YAYINLARI” adına peş peşe altı
kitabımızı basmışlardı.
Son
zamanlarda Yaşar Alpaslan Hocamla birlikte sık görünüyorlardı. Bu
birlikteliğin ilk meyvesi da böylece gerçekleşmiş oluyordu. Allah
Teala devamlı kılsın.
Bu iki yiğit
de aslen Ceritli oymağındandır. Yaşar Alpaslan Hoca
“vezirler”dendir. Ancak “Yeter vezir olduğumuz. Artık ben padişah
olacağım.” Der. Serdar bey de “bey oğlu”dur. Müstakbel mülkü nasıl
paylaşır ve nasıl geçinirler bilesmem.
Aslında beni
dinlerlerse bu iş olur da, Yaşar Alpaslan Hocam yanaşmamaktadır. Ben
ona diyorum ki: “İslam’da padişahlık yoktur. O, İslam’a sonradan
gelen bir bid’at ve beladır. Asıl olan seçim ve bey’ata dayalı bir
nevi cumhuriyettir. Biz bunları iki kitabımızda boşuna mı yazdık?
Gel seçime razı ol, adaylığını koy, biz de seni başımıza devlet
başkanı seçelim.” “Yok” diyor. “Ben tam da padişah olacakken, nerden
çıkardın bunları?”
Aslında razı
olsa, yaşına başına hürmeten onu başkan, Serdar Beyi de vezir
yaparız, olur biter.
Neyse, biz
kitaba dönelim. Kitapta bir takdim, bir önsöz, on makale ve beylik
üstüne bir bibliyografya çalışması var. Takdimi Yaşar Alpaslan Hocam
yapmış. Özetle şöyle diyor:
Maraş’la
ilgili bir hayli çalışmalar olmuş zaman içinde. Ama bunlar derli
toplu Maraşlıya tanıtılmamış. Bir kısmı da zaman içinde nisyana
terkedilmiş.
Maraşlı kurum
ve kuruluşların bunlara el atması gerekirdi ama yapmadılar. İş başa
düştü ve dostların teşvik ve yardımıyla yükün altına biz girdik.
Çünkü Maraşlının ilim, sanat ve kültür ile ilişkisini göstermeli,
alim, şair, hattat ve sanatkarlarını ve onlara ait eserleri
tanıtmalı, çocuklarımıza bunun sevinç, gurur ve güvenini
tattırmalıydık.
Çalışmalarımız kar amaçlı değildir ve herkese açıktır. “Ben de bir
katkı sağlayabilirim” diyen herkese teşekkür ederiz.”
Girişte ise
her makalenin kısa bir özeti sunulmuş ve II. Cildin müjdesi
verilmiştir.
Kitap tamamen
akademisyenlerin hazırladığı bilimsel metotlarla yazılmış ilmî
makalelerden oluşmaktadır. Bu alanda çalışma yapacaklar için sanırım
aranan bir kayak olacaktır.
Kitap bu
haliyle Yaşar Hocamızın himmet ve gayretleri ile Serdar beyin
emeklerinden oluşmuştur. Her ikisini bir daha candan tebrik eder,
hayırlı mesailerinin devamını dilerim.
Ama benim
esas beklentim ve en büyük sevincim, bizzat Yaşar Alpaslan Hocamızın
kaleme aldığı kitapları elime alarak okumam olacaktır. Ömür geçip
gidiyor. Bundan sonra bizim için geriye ne kadar vakit kalmıştır
kimse bilemez. Vakti aziz tutarak geriye sadaka-i cariyeler
bırakabilirsek ne mutlu bizlere.
Hocaların
sadaka-i cariyesi kitaptan başka ne olabilir ki?
Yaşar Alpaslan (1947--06/02/2023 tarihinde
Kahramanmaraş depreminde vefat etti. ) Rabbim nur içinde yatırsın
mekanı cennet olsun.
Haber Linkleri:
https://www.trthaber.com/videolar/babasinin-enkazda-kalan-25-bin-kitabiyla-kutuphane-kurulacak-67231.html
|
Yaşar Alpaslan Hocamıza Kütüphanemize
yapmış olduğu kitap bağışları, öneri ve desteklerinden dolayı teşekkür ediyoruz.
Kütüphanemize yer alan yayınları görmek için
katalog taramaya
bakınız.
|
|
|
|